Verilen hükümler var
küçükçekmece grotesk
Kanımızda bir virüs dolaşıyor, uzak gelecekten parazitlere dolanarak bize ulaşmış.
Toplumsal muhalefet kendisini çeşitli biçimlerde oluşturmakta ve geliştirmektedir: sivil itaatsizlik toplumsal muhalefet ile birlikte büyümekte ve örgütlenmektedir. “Toplumsal çürümeye” dair yargıları reddediyoruz: devlet aklı boş yere bu algıyı literatüre sokmaya çalışmamaktadır. Başta herhangi bir sağduyulu insanın farkına varabileceği bir şey gibi görünse de, Türkiye’de esasen toplumsal çürüme olgusu bizzat devlet eliyle oluşturulmaktadır.
“Toplumsal çürüme,” toplumsal bir gerçeklik değildir. Belirli siyasi ajandalar gözetilerek bir anlatı ortaya sürülmektedir: bu anlatı objektif bir anlatı gibi gözükse de aynalanmış peşin hükümdür. Devlet böyle bir algıya ihtiyaç duymaktadır, ve bu algının devlet karşıtı bir anlatıya dönüşmesi onu ilgilendirmemektedir. Aksine, muhalefet oluşturan bir araçsallık sağlanması devletin işine gelmektedir, çünkü siyasal muhalefetin kepçelerde bulunduğu bu dönemde toplumsal muhalefetin devlet eliyle oluşturulmuş bir anlatıca yanlış yerlere yönlendirilmesi iktidarın işine gelecektir.
Yoksul mahallelerden çıkan gençlerin “suça sürüklenmesi” bilakis kapitalizmin bir sonucu olarak toplumsal yabancılaşmayla işlenen suçlar “toplumsal çürümenin” bir üretimi değil: yıllardır sokaklarda çeteleşmeye açık ara izin veren ve rant destekli oluşumlar üzerinden çeteleri sokakta kullanan bir devletin politik üretimidir. Siyasal bir mevzide koşullandırılmış bir üretimdir, makina benzeri itelemedir. Ve bu makine kendisini aklamak için suçu “pisleşmeye” atmaktadır; insanların özgürlük mücadelesini kültürel alanlarda barınan kimselerin emeklerinden yol alarak kesmeye çalışmakta, devlet yanlısı kimselerin (örn. İbrahim Tilaver) kültürel alanlarda yarattıkları infilaklar yoluyla esas sektörel istihdamın önünü kesmekte ve belirli bir piyasada yeni yargılar kurmakta, kısaca insani olanı dışlamakta ve onu kendi eliyle suçlamakta, suç üzerinden bir hüküm oluşturarak toplumsal siyaseti yönlendirmeye çalışmaktadır.
Devletin, hukuki temeli güçler ayrılığı olduğu halde: Türkiye Cumhuriyeti tarihinde asla varolmuş hakiki bir güçler ayrılığından bahsedemeyiz. Suçlu olanın da, suçun ne olduğuna da her daim mevcut siyasi konjonktür karar verdiği gibi: suçluyu ve suçu kendi yaratmayı ve aklamayı bilmiştir. Şüphesiz, Madımak’ın 33.yıldönümünde ölen 33 insanın katilleri hala yargılanmamıştır: çünkü yargılanacak bir suçlu, bir suç yoktur. Suçun ne olduğu üzerine iki kere düşünürken, insanların haklarını belirli kural ve yasamalardan ibaret sayarsak büyük bir suç işlemiş oluruz.
“Masumiyet” çerçevelenicek bir yapı değildir, insani ve değişkendir. Madımak’ı anarken Eren Bülbül’ü anmamak, Eren Bülbül’ü hatırlarken Madımak’ı unutmak aynı işlevselliğe çıkmaktadır: taraf tutmak değil, devlet işleyişinden bihabersizlik. On beş yaşında bir çocuğun katili, on dört yaşındaysa bu onu daha az suçlu yapmaz; ama esasen onu suçlu yapan bir şey yoktur, kıyılan canın geri dönüşü olmadığı gibi biri mezara biri mapusa gitmektedir: iki ömür neticede yanmıştır, sorumlusunu bir çocuktan veya iki çocuktan bilmek saçmalıktır, ortaya bir sorumluluk koymak aptallıktır. Duygusallığı bir kenara koyarsak, kısa bir cümle aklımıza yatmaktadır: “Sorumlusu devlettir.”
Tüm cinayetler politiktir, ama bunu söylerken hayali bir sistematik baskıya ve soykırıma dair düşüncelere başvurmamamız gerekmektedir. Sadece devleti suçlu tutarsak, ortada esasen suç diye bir şey kalmamaktadır: çünkü suçu biçen ve şekillendiren devlet olduğu gibi, ahlaki normları kontrol eden de bizzat devlettir. Suçu toplumsal çürümeye atarsak, bunu sadece devletten bilmiş oluruz, bu sayede kendi suçlarımızdan arınmış ve kurtulmuş oluruz. Suçu faşistlere atarsak, bunu bir kavgaya dönüştürmüş oluruz: başıboş ve anlamsız bir kavga. Çünkü 15 yaşındaki bir çocuğun katili çocuk “faşistler” değildir.
Sosyal Medya sayesinde düşünceler onanmaktadır. Eskiden dini ritüeller ve organize inançlar babında gelişen ahlaki hükümler, bugün kendilerini Metaya bırakmıştır. Sibernetik bir onamadan bahsedebiliriz, aynı devletin işlediği suç olgusu gibi düşünceler ve fikirler onanmakta ve yönlendirilmektedir. Mattia Ahmet Minguzzi davası bize şunu göstermiştir, hiç var olduğunu düşünmediğimiz bir sorun toplumun en büyük sorunu haline gelebilirmiş. İlk önce suça sürüklenmiş çocuk davaları, sosyal medya linçleri, azarak artan göstergeler ve ne olduğu belirsiz suçlamalar: bir sorunun var olduğunu bilmemiz için birilerinin ölmesi mi gerekir?
Sibernetik onama bunu sağlamıştır. Düşüncelerimiz kitlesel olarak yönlendirildiği için bizi sadece kitlenin sorunları alakadar etmektedir; bu koyun psikolojisi değildir, tam aksine aşırı bir bireysellikten ve bireyin bir “düşüncesi” olmasından gelişmektedir. Toplumsal çürüme diye bir şey yoktur, hatta toplum bizce gün ve gün gelişmektedir ve daha yüksek bir dayanışmaya ulaşmaktadır; lakin bu gerçekleşirken insanlığımızı unutmaktayız, somut fikirler bizi soyut olabilen hakikatlerden uzaklaştırırken sorgulamayı status quonun karşısında duran olarak algılamaktayız.
Peki kim gerçekten suçlu? Ben hayatım boyunca suç diye bir şeye inanmadım: bunu en iyi Kaan cezaevinden çıktığında anladım. Ama sadece somut fikirler ile ilerlersek ve belli yasamalar doğrultusunda düşüncelerimizi belirlersek: kendimiz en büyük suçu işlemekteyiz, insanı yok saymaktayız. İnsan haklarına inanan birisi değilim, çünkü insan hakları bana insanın belirli ihtiyaçları olduğunu söylüyor. Ben insanın ihtiyaçlarının belirli olduğunu düşünmüyorum, ve bunun farkına ilk çalmam gerektiğinde vardım. İlk bir arkadaşımı uyuşturucuya kaybettiğimde vardım bu düşünceye, insanın belirli ihtiyaçları olamayacağını anladım. İlk kavga ettiğimde, ilk namus yüzünden laf attığımda: ilk bir tacizci dövdüğümde anladım, insanın belirli şekillerde yaşama arzusu olamaz, insan belirli bir varlık değildir çünkü.
Ama devlet bir şeyleri belirlemeye ihtiyaç duyar, yasalar çizmek ve onları uygulamak zorundadır. İşte bu benim zoruma gidiyor, ama benim en çok zoruma giden insanın böyle davranmaya ihtiyaç duyması.